KARAKIZ'IN EVİ

KARAKIZ’IN EVİ
Çamur ev 
Her sabah her seher gelir geçersin
Kanımı kadehe koyar içersin
Ne beni alırsın ne de geçersin
Yetmez mi insafsız senden çektiğim

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim uyutayım seni

Bizim “altı lambalı”  Alman malı Minerva radyonun sesi yine pencereden sokağa taşmış, heykeli dikilmeye layık derecede Türk Halk Müziğine hizmet ve katkılarda bulunduğunu  sonradan öğrenmiş olduğum Neriman Altındağ ablamız o güzel sesi ile söylüyor da söylüyordu.  (O yıllarda soyadının hangisi olduğunu tam hatırlayamıyorum, zira önce Muzaffer Sarısözen ile, daha sonra da Nida Tüfekçi ile evlilik yapmıştı.  Ama ikinci evliliği çok uzun sürdüğünden olsa gerek, daha çok Neriman Altındağ Tüfekçi olarak hatırlanmaktadır.  Ablası Perihan Altındağ da ünlü ses sanatçısıydı).

-        Hem kızlara da kiraya veririz, saati on kuruş!

Evimizin ara sokağa bakan penceresinin altında,  sokağın kenarında, yerde,   elimle düzelttiğim  tozların üzerine bir çubukla çizmekte olduğum kare kare şekillerden başımı kaldırım Cinik Salih’e sordum:

-       Kızlar niye kiralasınlar ki?
-       Ohooo…  İçinde evcilik oynamak için canları gider.  Bak gör günde bir liradan fazla  kazanmazsak…
-       Yaa dur hele, daha yapmadan kiraya vermeyi mi düşünüyon?  dedim ve düşüncem dağılmasın diye yere çizmekte olduğum projeye döndüm. 

Ben bu sazı çala çala yoruldum
Kıymetimi bilmezlere kul oldum
Evvel altun idim şimdi pul oldum
Yetmez mi insafsız senden çektiğim

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim büyüteyim seni

Türkü de, benim projem de bitmişti. 

-       Salih, gel bak işte böyle yapacağız, dedim.
-       Eee, ne kadar büyük olacak bu?
-       Boyumuz kadar!

O devirde Adana’da ev yapımında genelde çamur kullanılırdı.  Çamur deyince ilk akla gelen “kerpiç” olabilir ama bu “çamur evler”i yapmak hem daha ucuz ve kolaydı  ve hem de çok daha çabuk yapılırdı.  Şöyle ki;  kartondan yapılmış  bir küp (ya da dikdörtgen prizma)  düşününün.  Üste gelen yüzeyi kesip atın. Taban kenarlarına dokunmadan küpün yan yüzeylerini  biribirinden ayırıp bir düzlem üzerine açın.  Tamam mı?  Ne kaldı geriye? Artı işaretine benzer bir şekil değil mi?  Ortadaki alt yüzeyi de yok edin. İşte geriye kalanlar  evin yerde yatan duvarları.  Önce her bir duvarın soyulmuş ve kurutulmuş kavak ağacından çerçevesi yapılır, daha sonra bu çerçeve dikine dikine kargı kamışları ile döşenirdi.  Duvar ayağa kaldırıldığında dağılıp düşmesinler diye, kamışlar ya çivilerle  çıtalara çakılır, yada  iplerle  örülerek duvar çerçevesine bağlanırdı. İç ve dıştan çamurla sıvandığında, bu kamışlar beton içerisine konan demir görevini yaparlardı.  Eğer  duvarlarda pencere ya da kapı olacaksa, pencere ve kapı yerleri daha duvarlar yerdeyken de oyulmak suretiyle hazırlanabilirdi.   Dört duvarın da kargı kamışı ile  kaplanması bitince, yerde yatmakta olan her bir duvarın tepesine bir halat bağlanır, birkaç işçi tarafından birer birer ayağa kaldırılır, sonra dört duvar köşelerinden birbirine bağlanırdı.  Böylece evin iskeleti tamamlanmış olurdu. İçeriden ve dışarıdan kalınca sıvanacak çamur ise en az on gün kadar önce hazırlanmış olmalıydı.  Kuruyunca çatlamaması için, içerisine bolca saman ilave edilmiş çamur günlerce işçiler tarafından çıplak ayakla çiğnenir daha sonra da dinlenmeye bırakılırdı.  Kovalarla taşınan çamur duvara aşağıdan yukarıya doğru sıvanmaya başlardı ki altı boş olup da patır patır dökülmesin diye.   Elini kovaya daldıran sıvacı küçük bir karpuz kadar çamur topağını avucuna alır “şaaap” diye duvara fırlatır, yapıştırırdı. Duvara yeteri kadar çamur şapşaplanınca  elinin ayası ile hem bu topakları düzeltir hem de  aralarındaki boşlukları doldururdu.   İçeriden ve dışarıdan yapılan bu işlem bir tek sıvacı tarafından iki-üç gün gibi kısa bir sürede bile bitirilebilirdi.  Evin tabanını toprak olarak bırakan da olurdu, beton döken de.  Evin damı ise genelde çinkodan yapılırdı, ki bunun için çatı yapmak, doğru eğimi vermek, altına tavan yapmak gibi işlemler ustalık gerektirirdi.  Ev yapanlar genellikle bu noktada babama ihtiyaç duyarlar ve çatıyı onun yapmasını isterlerdi, zira babamın o güne kadar yaptığı damlar en yoğun yağmurda bile su sızdırmazlıkları  ile ün salmıştı.  Bu kargı kamışlı çamur evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olurdu ve gayet sağlıklı bir yaşam ortamı sağlarlardı.  Dışları genellikle kireçle badana yapılırdı ve, sanılanın aksine,  topraktan yapılmalarına rağmen yağmurdan hiçbir zarar görmezlerdi.

Eğmeli yavrum eğmeli
Fistan yere değmeli
Bir yiğidin sevdiği
Dünyalara değmeli

Bu defa Ahmet Gazi Ayhan bu türküye başlamıştı ki Salih;

-        Madem planladın, hadi başlayak, dedi.

Yüz adım kadar ötedeki bir arsaya bu çamur evlerden bir tanesi yeni yapılmaya başlanmıştı ve bizim de küçük bir ev yapma fikrimiz ondan kaynaklanmıştı.  İlkokul üçten dörde geçtiğimiz senenin yaz tatilinin ortalarındaydık ve, işin aslına bakarsanız, oynamaktan bıktığımız oyunların dışında kendimize yeni bir meşgale arıyorduk.

Birkaç gün öncesi ben, Cinik Salih, Lıklık Mahir ve Malak Macit yakındaki bir dut ağacının altına oturmuş  ev yapan işçilerin yerde yatan duvar iskeletine kargı kamışı döşemelerini izliyorduk. 

-       Lan biz de bi tane küçük ev yapsak böyle n’olur?  dedi Cinik.
-       He valla lan,  dedi Malak, hem de bu dutun altında yapak!
-       Tamam da olum, nası yapılır biliyonuz mu? diye lafa karıştı Lıklık.
-       Adil bilir, onun babası usta, diye cevapladı Cinik, o planlar.

Tamam, usta olmasına babam ustaydı, hem de iyi bir ustaydı ama onun her bildiğini benim de biliyor olmam mı gerekiyordu?  Bu ev yapımı konusunda onlardan daha fazla bir bilgim yoktu ama bozuntuya vermedim ve,

-       Plan kolay, siz yardım ederseniz  evi yaparız, deyiverdim. 

Oradaki inşaat alanında kargı kamışı olsun, dinlenmiş çamur olsun bolca vardı ve bir miktar almamıza da hiçbirşey engel değildi.  Zira çatısını babam yapacak ya, sıkıysa istediğimizi vermesinlerdi. 

Aldık, aldık!  İnşaat sahibinden olsun, babamdan olsun, gereken izinleri aldık ama bir şartla… hergün birer saat bedavaya çamur çiğneyecektik!  Olsun, bu bile bizim için bir eğlenceydi.  Derhal kabullendik, kısa pantolonları çıkartıp iç donlarıyla hemen işe başladık. Vaccık-vuccuk tepeliyorduk samanlı çamuru.  Tahmin ettiğimiz gibi bu iş bize ilk birkaç dakika çok eğlenceli geldi.  Ama, bir saat kadar sonra bacaklarımızın engellenemez  titremesinden dolayı ayakta duramaz hale geleceğimizi nerden bilebilirdik ki!   Ama ne olursa olsun, yapacaktık küçük evimizi.

Ertesi sabah babamın takım dolabından testere, çekiç, keser, metre, çivi vs. gibi alet ve adavatı aldık ve kendi inşaat şantiyemizi kurduk dut ağacının altına.   Evimizin boyunu planladığımızdan biraz daha kısa yapmak zorunda olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalmıştık, çünkü bize verdikleri iskeletlik kavak artıklarının en uzunu birbuçuk metre civarındaydı.  Çaresiz, kullanılacak dikmelerin uzunluğunu eldeki malzemeye uydurmak zorunda kaldık.  N’apalım, biz de evimizde biraz eğilerek gezerdik olur biterdi.  Yaptığımız her işlem ev inşaatında çalışan işçilerin taklidi oluyor, onları bir gün geriden takip ediyorduk, ki bir gün sıvacı ustası işe gelmedi.  Biz de bir gün ara verdik haliyle.  Ama sonra öğrendik ki adamın babası ölmüş ve en az bir hafta inşaata gelemeyecekmiş.  Biz bekleyemezdik.  Daha önce seyrettiğimiz bu tür çamur ev yapımlarından aklımızda kalan bilgiler ile işimize devam etmeliydik.  Öyle de oldu.  Sonuçta, eğri büğrü de olsa duvarları dikmiş, içten ve dıştan sıvamıştık. Şimdi elimizde bir metreye bir buçuk metre boyutlarında  tabanı, bir buçuk metre kadar da yüksekliği olan, ama henüz üstü kapanmamış bir evimiz vardı.  Duvarları yaparken gereken boşlukları  oyup hazırlamıştık  ama oralara kapı veya pencere yerleştirmekten vazgeçmiştik, sadece delik olarak kalacaklardı.  Öyle ya, içinde eşya olmayan evin kapı penceresi olsa veya olmasa ne fark edecekti ki?  (Aslında yorulmuştuk ve, açıkçası, artık kapı-pencere ile uğraşmaya gözümüz kesmiyordu).

Bu noktaya gelene kadar evin üstünü nasıl kapatacağımızı hiç düşünmemiştik.  Sonuçta mimar-mühendis bendim ya, benim kararımı soracaklardı.  Ben de “bilmiyorum” dememek için babama danışmam en doğrusuydu.  “Kontrplak ve rabrayıt ile dümdüz kapatın”  dedi babam.   Rabrayıt (ruberoid) dediği o zamanlar dam kaplaması olarak kullanılan, katran ile kaplanmış kalın kağıttan başka başka bir şey değildi ve gerçekten de yağmur geçirmeyen en ucuz malzemeydi.  “Rabrayıtı da kontrplağı da ben size veririm ama siz kesip siz çakacaksınız” dedi. Bu mesele de böylece halledilmiş oldu.

Daha hiç kimse bana dam konusunu sormadan, ertesi sabah bizim ekibi toplayıp evimizin avlusunda babamın atölye haline getirdiği sundurmaya götürdüm, malzemeyi aldık ve kurumaya başladığı için duvarları koyu kahveden sütlü kahve rengine dönmekte olan evciğimize doğru yollandık.  Kenarlarını düp düzgün kesememiş olsak da, hem kontrplağı hem de onun üzerine kaplama olarak sereceğimiz ruberoid’i kesmiş ve damı çakmıştık.  İşte, evimiz karşımızdaydı, ama hiç aklımıza gelmeyen bir problemle karşılaşmıştık.  Evin köşe direklerinin yere gelen uçları uzun tutulup yere gömülmediği için ev yerinden oynuyordu!  Yani güçlü kuvvetli birkaç kişi alıp evimizi götürebileceği gibi, sert bir rüzgar da kaldırıp bir tarafa atabilirdi.  Onun da çaresini bulduk;  “katil çivi” diye tabir edilen bir karış uzunluğundaki çivilerle duvarlardan birisinin içinden evi dut ağacına çakacaktık! Duvarlar kurur kurumaz bu çakma işlemini yapmaya karar vermiş olmanın rahatlığı ile eserimizi seyretmeye koyulduk.

-       Lan valla güzel oldu haa!  dedi Malak.
-       Evde bir hasır parçası var, onu da yere serdik mi tamamdır bu iş, dedi Lıklık, hemen gidip getiriim mi?
-       Durun be!,  diye bağırdım,  duvarlar tam kurumadan içeriye girmek yok!
-       Tamam,dedi Cinik, kuruyunca ben de çiçek resmi getirip asacam şu duvara, kızların hoşuna gider.
-       Gızların ne işi var lan evimizde? diye sordu Lıklık. 
Ticari zekası bizden bir hayli ileride olan Cinik,
-       Evcilik oynasınlar diye onlara kiraya verip para kazanacık olum!,  Kızlar çiçek resmini severler.

Biz aramızda konuşurken Karakız yanımıza gelmiş, kuyruğunu sallaya sallaya o da bizimle beraber yaptığımız eve bakıyordu.   Karakız mahallede bizimle birlikte büyüyen onlarca köpekten birisiydi.   Rengi simsiyah olduğu için, erkek olsa mutlaka adını Karabaş koyardık ama dişi olduğu için Karakız olmuştu. Köpeği ilk fark eden Malak oldu;

-       Karakııız, Karakııız!  Gel kız gel!  Lan bu hamile ha biliyonuz mu?
-       Biliyoruk lan, hamile köpeği annamıyacak kadar salak mıyık olum?
-       Kız, geceleri gel de evimizi bekle.  Bak biri yanaştı mı saldır ha!
-       Lan bu güne kadar Karakız kime saldırdı ki hırsıza saldırsın?
-       Hırsız n’apacak lan bu evi?
-       Lan öbür mahalleden birileri gelir evi yıkar diye söylüyom  (hırsız diyemezdi)  hırhız için deel.

Eserimizi bir müddet daha seyrettikten sonra dağılıp evlerimize gittik.  Aramızda konuşup buluşma saati konusunda  anlaşmamıştık ama hepimizin ertesi sabah erken erken orada toplanacağımızdan hiçbirimizin şüphesi yoktu.

En geç ben gelmiştim.  Bizim inşaat ekibi evciğimizin önüne çömelmiş, sessiz sedasız kapısından içeriye bakıyorlardı.  Onların bu sessizliği pek hayra alamet sayılmazdı ya, hadi hayırlısı…

-        Ne var lan, dedim, yılan mı var içerde?

Kafasını aşağıdan yukarıya doğru kaldırıp burnu ile “bak” işareti yaptı Lıklık.  Hakikaten ne vardı içeride ve bunlar niçin hiç konuşmuyorlardı? Gayri ihtiyari hepsinin önüne geçtim ve kapıdan içeriye baktım, bir de ne göreyim?  
Bizim Karakız yere yan uzanmış, altı tane simsiyah yavrusu ise meme emmeye çalışıyorlar!  Meğerse o gece bizim minik evde doğum yapmış! Ben kapı eşiğine kadar gelince Karakız kuyruğunu pat pat diye toprağa vurmaya başladı ve bir suç işlemişçesine önce bana sonra yere baktı. 

-       Kız, bunlar ne böyle?  dedim, yavrularını göstererek.  

Daha gözleri bile açılmamış yavrularını bırakıp ayağa kalktı, sendeleye sendeleye kapıya kadar gelip kendisine uzattığım avucumu yaladı.  Diğer elimle başını okşadım.  İzin almış olmanın rahatlığı ile geriye döndü, gitti yine yavrularının önüne yattı.
Cinik Salih’e döndüm:

-       Aferin lan Cinik!  Eve hemen bir kız kiracı bulmuşsun, helal sana valla!

-       Ya bırak dalga geçmeyi. Bu hayvan aç-susuzdur şimdi, dedi, hadi herkes evden yiyecek  bir şeyler getirsin.

Koşa koşa evlere dağıldık.  Kimimiz tencereden yürüttüğü etli kemiği, kimimiz süte doğranmış  ekmeği, kimimiz annemizin misafir için hazırladığı böreği getirdik ve bir tas su ile birlikte  içeriye koyduk. 

Bu ikramlar uzun müddet, hem de hemen hemen hergün aynen devam etti. Birkaç hafta sonra yavrular dışarıya çıkıp gezecek kadar büyümüşlerdi.  Onları elimize alıp sevmemize Karakız hiç seslenmiyor ve biz yavrularını kendisine iade edene kadar da kulübede sabırla bekliyordu.

Evet, evciğimize hem kiracı bulmuştuk hem de bekçi.  Artık hiçbir “hırhız” evimizi çalamaz, hiç kimse eserimize zarar veremezdi.  Hatta hatta hiç kimse evin içerisine bile giremezdi.  Maalesef buna biz de dahildik, çünkü Karakız evin kiracısı değil sahibi olmuştu!

-       Lan bari yarın bir kömür getirin de kapının üzerine KARAKIZ’IN EVİ yazalım dedi Lıklık, nasıl olsa bu ev hiçbir zaman bizim olmayacak!
-       Bir tane daha yapak o zaman, dedi Malak.
-       Yoğurt mu dedin?  dedi Cinik, mahallede daha kaç tane köpek var biliyon mu sen?  Bize sıra gelmez oolum, boşveeerrr….

23 Şubat 2014 – Adana



Her sabah her seher gelir geçersin
Kanımı kadehe koyar içersin
Ne beni alırsın ne de geçersin
Yetmez mi insafsız senden çektiğim

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim uyutayım seni

Bizim “altı lambalı”  Alman malı Minerva radyonun sesi yine pencereden sokağa taşmış, heykeli dikilmeye layık derecede Türk Halk Müziğine hizmet ve katkılarda bulunduğunu  sonradan öğrenmiş olduğum Neriman Altındağ ablamız o güzel sesi ile söylüyor da söylüyordu.  (O yıllarda soyadının hangisi olduğunu tam hatırlayamıyorum, zira önce Muzaffer Sarısözen ile, daha sonra da Nida Tüfekçi ile evlilik yapmıştı.  Ama ikinci evliliği çok uzun sürdüğünden olsa gerek, daha çok Neriman Altındağ Tüfekçi olarak hatırlanmaktadır.  Ablası Perihan Altındağ da ünlü ses sanatçısıydı).
 Neriman Alltındağ
-        Hem kızlara da kiraya veririz, saati on kuruş!

Evimizin ara sokağa bakan penceresinin altında,  sokağın kenarında, yerde,   elimle düzelttiğim  tozların üzerine bir çubukla çizmekte olduğum kare kare şekillerden başımı kaldırım Cinik Salih’e sordum:

-       Kızlar niye kiralasınlar ki?
-       Ohooo…  İçinde evcilik oynamak için canları gider.  Bak gör günde bir liradan fazla  kazanmazsak…
-       Yaa dur hele, daha yapmadan kiraya vermeyi mi düşünüyon?  dedim ve düşüncem dağılmasın diye yere çizmekte olduğum projeye döndüm. 

Ben bu sazı çala çala yoruldum
Kıymetimi bilmezlere kul oldum
Evvel altun idim şimdi pul oldum
Yetmez mi insafsız senden çektiğim

Yürü yavrum yürü yürüteyim seni
Saz çalayım güzelim büyüteyim seni

Türkü de, benim projem de bitmişti. 

-       Salih, gel bak işte böyle yapacağız, dedim.
-       Eee, ne kadar büyük olacak bu?
-       Boyumuz kadar!

O devirde Adana’da ev yapımında genelde çamur kullanılırdı.  Çamur deyince ilk akla gelen “kerpiç” olabilir ama bu “çamur evler”i yapmak hem daha ucuz ve kolaydı  ve hem de çok daha çabuk yapılırdı.  Şöyle ki;  kartondan yapılmış  bir küp (ya da dikdörtgen prizma)  düşününün.  Üste gelen yüzeyi kesip atın. Taban kenarlarına dokunmadan küpün yan yüzeylerini  biribirinden ayırıp bir düzlem üzerine açın.  Tamam mı?  Ne kaldı geriye? Artı işaretine benzer bir şekil değil mi?  Ortadaki alt yüzeyi de yok edin. İşte geriye kalanlar  evin yerde yatan duvarları.  Önce her bir duvarın soyulmuş ve kurutulmuş kavak ağacından çerçevesi yapılır, daha sonra bu çerçeve dikine dikine kargı kamışları ile döşenirdi.  Duvar ayağa kaldırıldığında dağılıp düşmesinler diye, kamışlar ya çivilerle  çıtalara çakılır, yada  iplerle  örülerek duvar çerçevesine bağlanırdı. İç ve dıştan çamurla sıvandığında, bu kamışlar beton içerisine konan demir görevini yaparlardı.  Eğer  duvarlarda pencere ya da kapı olacaksa, pencere ve kapı yerleri daha duvarlar yerdeyken de oyulmak suretiyle hazırlanabilirdi.   Dört duvarın da kargı kamışı ile  kaplanması bitince, yerde yatmakta olan her bir duvarın tepesine bir halat bağlanır, birkaç işçi tarafından birer birer ayağa kaldırılır, sonra dört duvar köşelerinden birbirine bağlanırdı.  Böylece evin iskeleti tamamlanmış olurdu. İçeriden ve dışarıdan kalınca sıvanacak çamur ise en az on gün kadar önce hazırlanmış olmalıydı.  Kuruyunca çatlamaması için, içerisine bolca saman ilave edilmiş çamur günlerce işçiler tarafından çıplak ayakla çiğnenir daha sonra da dinlenmeye bırakılırdı.  Kovalarla taşınan çamur duvara aşağıdan yukarıya doğru sıvanmaya başlardı ki altı boş olup da patır patır dökülmesin diye.   Elini kovaya daldıran sıvacı küçük bir karpuz kadar çamur topağını avucuna alır “şaaap” diye duvara fırlatır, yapıştırırdı. Duvara yeteri kadar çamur şapşaplanınca  elinin ayası ile hem bu topakları düzeltir hem de  aralarındaki boşlukları doldururdu.   İçeriden ve dışarıdan yapılan bu işlem bir tek sıvacı tarafından iki-üç gün gibi kısa bir sürede bile bitirilebilirdi.  Evin tabanını toprak olarak bırakan da olurdu, beton döken de.  Evin damı ise genelde çinkodan yapılırdı, ki bunun için çatı yapmak, doğru eğimi vermek, altına tavan yapmak gibi işlemler ustalık gerektirirdi.  Ev yapanlar genellikle bu noktada babama ihtiyaç duyarlar ve çatıyı onun yapmasını isterlerdi, zira babamın o güne kadar yaptığı damlar en yoğun yağmurda bile su sızdırmazlıkları  ile ün salmıştı.  Bu kargı kamışlı çamur evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olurdu ve gayet sağlıklı bir yaşam ortamı sağlarlardı.  Dışları genellikle kireçle badana yapılırdı ve, sanılanın aksine,  topraktan yapılmalarına rağmen yağmurdan hiçbir zarar görmezlerdi.

Eğmeli yavrum eğmeli
Fistan yere değmeli
Bir yiğidin sevdiği
Dünyalara değmeli

Bu defa Ahmet Gazi Ayhan bu türküye başlamıştı ki Salih;

-        Madem planladın, hadi başlayak, dedi.

Yüz adım kadar ötedeki bir arsaya bu çamur evlerden bir tanesi yeni yapılmaya başlanmıştı ve bizim de küçük bir ev yapma fikrimiz ondan kaynaklanmıştı.  İlkokul üçten dörde geçtiğimiz senenin yaz tatilinin ortalarındaydık ve, işin aslına bakarsanız, oynamaktan bıktığımız oyunların dışında kendimize yeni bir meşgale arıyorduk.

Birkaç gün öncesi ben, Cinik Salih, Lıklık Mahir ve Malak Macit yakındaki bir dut ağacının altına oturmuş  ev yapan işçilerin yerde yatan duvar iskeletine kargı kamışı döşemelerini izliyorduk. 

-       Lan biz de bi tane küçük ev yapsak böyle n’olur?  dedi Cinik.
-       He valla lan,  dedi Malak, hem de bu dutun altında yapak!
-       Tamam da olum, nası yapılır biliyonuz mu? diye lafa karıştı Lıklık.
-       Adil bilir, onun babası usta, diye cevapladı Cinik, o planlar.

Tamam, usta olmasına babam ustaydı, hem de iyi bir ustaydı ama onun her bildiğini benim de biliyor olmam mı gerekiyordu?  Bu ev yapımı konusunda onlardan daha fazla bir bilgim yoktu ama bozuntuya vermedim ve,

-       Plan kolay, siz yardım ederseniz  evi yaparız, deyiverdim. 

Oradaki inşaat alanında kargı kamışı olsun, dinlenmiş çamur olsun bolca vardı ve bir miktar almamıza da hiçbirşey engel değildi.  Zira çatısını babam yapacak ya, sıkıysa istediğimizi vermesinlerdi. 

Aldık, aldık!  İnşaat sahibinden olsun, babamdan olsun, gereken izinleri aldık ama bir şartla… hergün birer saat bedavaya çamur çiğneyecektik!  Olsun, bu bile bizim için bir eğlenceydi.  Derhal kabullendik, kısa pantolonları çıkartıp iç donlarıyla hemen işe başladık. Vaccık-vuccuk tepeliyorduk samanlı çamuru.  Tahmin ettiğimiz gibi bu iş bize ilk birkaç dakika çok eğlenceli geldi.  Ama, bir saat kadar sonra bacaklarımızın engellenemez  titremesinden dolayı ayakta duramaz hale geleceğimizi nerden bilebilirdik ki!   Ama ne olursa olsun, yapacaktık küçük evimizi.

Ertesi sabah babamın takım dolabından testere, çekiç, keser, metre, çivi vs. gibi alet ve adavatı aldık ve kendi inşaat şantiyemizi kurduk dut ağacının altına.   Evimizin boyunu planladığımızdan biraz daha kısa yapmak zorunda olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalmıştık, çünkü bize verdikleri iskeletlik kavak artıklarının en uzunu birbuçuk metre civarındaydı.  Çaresiz, kullanılacak dikmelerin uzunluğunu eldeki malzemeye uydurmak zorunda kaldık.  N’apalım, biz de evimizde biraz eğilerek gezerdik olur biterdi.  Yaptığımız her işlem ev inşaatında çalışan işçilerin taklidi oluyor, onları bir gün geriden takip ediyorduk, ki bir gün sıvacı ustası işe gelmedi.  Biz de bir gün ara verdik haliyle.  Ama sonra öğrendik ki adamın babası ölmüş ve en az bir hafta inşaata gelemeyecekmiş.  Biz bekleyemezdik.  Daha önce seyrettiğimiz bu tür çamur ev yapımlarından aklımızda kalan bilgiler ile işimize devam etmeliydik.  Öyle de oldu.  Sonuçta, eğri büğrü de olsa duvarları dikmiş, içten ve dıştan sıvamıştık. Şimdi elimizde bir metreye bir buçuk metre boyutlarında  tabanı, bir buçuk metre kadar da yüksekliği olan, ama henüz üstü kapanmamış bir evimiz vardı.  Duvarları yaparken gereken boşlukları  oyup hazırlamıştık  ama oralara kapı veya pencere yerleştirmekten vazgeçmiştik, sadece delik olarak kalacaklardı.  Öyle ya, içinde eşya olmayan evin kapı penceresi olsa veya olmasa ne fark edecekti ki?  (Aslında yorulmuştuk ve, açıkçası, artık kapı-pencere ile uğraşmaya gözümüz kesmiyordu).

Bu noktaya gelene kadar evin üstünü nasıl kapatacağımızı hiç düşünmemiştik.  Sonuçta mimar-mühendis bendim ya, benim kararımı soracaklardı.  Ben de “bilmiyorum” dememek için babama danışmam en doğrusuydu.  “Kontrplak ve rabrayıt ile dümdüz kapatın”  dedi babam.   Rabrayıt (ruberoid) dediği o zamanlar dam kaplaması olarak kullanılan, katran ile kaplanmış kalın kağıttan başka başka bir şey değildi ve gerçekten de yağmur geçirmeyen en ucuz malzemeydi.  “Rabrayıtı da kontrplağı da ben size veririm ama siz kesip siz çakacaksınız” dedi. Bu mesele de böylece halledilmiş oldu.

Daha hiç kimse bana dam konusunu sormadan, ertesi sabah bizim ekibi toplayıp evimizin avlusunda babamın atölye haline getirdiği sundurmaya götürdüm, malzemeyi aldık ve kurumaya başladığı için duvarları koyu kahveden sütlü kahve rengine dönmekte olan evciğimize doğru yollandık.  Kenarlarını düp düzgün kesememiş olsak da, hem kontrplağı hem de onun üzerine kaplama olarak sereceğimiz ruberoid’i kesmiş ve damı çakmıştık.  İşte, evimiz karşımızdaydı, ama hiç aklımıza gelmeyen bir problemle karşılaşmıştık.  Evin köşe direklerinin yere gelen uçları uzun tutulup yere gömülmediği için ev yerinden oynuyordu!  Yani güçlü kuvvetli birkaç kişi alıp evimizi götürebileceği gibi, sert bir rüzgar da kaldırıp bir tarafa atabilirdi.  Onun da çaresini bulduk;  “katil çivi” diye tabir edilen bir karış uzunluğundaki çivilerle duvarlardan birisinin içinden evi dut ağacına çakacaktık! Duvarlar kurur kurumaz bu çakma işlemini yapmaya karar vermiş olmanın rahatlığı ile eserimizi seyretmeye koyulduk.

-       Lan valla güzel oldu haa!  dedi Malak.
-       Evde bir hasır parçası var, onu da yere serdik mi tamamdır bu iş, dedi Lıklık, hemen gidip getiriim mi?
-       Durun be!,  diye bağırdım,  duvarlar tam kurumadan içeriye girmek yok!
-       Tamam,dedi Cinik, kuruyunca ben de çiçek resmi getirip asacam şu duvara, kızların hoşuna gider.
-       Gızların ne işi var lan evimizde? diye sordu Lıklık. 
Ticari zekası bizden bir hayli ileride olan Cinik,
-       Evcilik oynasınlar diye onlara kiraya verip para kazanacık olum!,  Kızlar çiçek resmini severler.

Biz aramızda konuşurken Karakız yanımıza gelmiş, kuyruğunu sallaya sallaya o da bizimle beraber yaptığımız eve bakıyordu.   Karakız mahallede bizimle birlikte büyüyen onlarca köpekten birisiydi.   Rengi simsiyah olduğu için, erkek olsa mutlaka adını Karabaş koyardık ama dişi olduğu için Karakız olmuştu. Köpeği ilk fark eden Malak oldu;

-       Karakııız, Karakııız!  Gel kız gel!  Lan bu hamile ha biliyonuz mu?
-       Biliyoruk lan, hamile köpeği annamıyacak kadar salak mıyık olum?
-       Kız, geceleri gel de evimizi bekle.  Bak biri yanaştı mı saldır ha!
-       Lan bu güne kadar Karakız kime saldırdı ki hırsıza saldırsın?
-       Hırsız n’apacak lan bu evi?
-       Lan öbür mahalleden birileri gelir evi yıkar diye söylüyom  (hırsız diyemezdi)  hırhız için deel.

Eserimizi bir müddet daha seyrettikten sonra dağılıp evlerimize gittik.  Aramızda konuşup buluşma saati konusunda  anlaşmamıştık ama hepimizin ertesi sabah erken erken orada toplanacağımızdan hiçbirimizin şüphesi yoktu.

En geç ben gelmiştim.  Bizim inşaat ekibi evciğimizin önüne çömelmiş, sessiz sedasız kapısından içeriye bakıyorlardı.  Onların bu sessizliği pek hayra alamet sayılmazdı ya, hadi hayırlısı…

-        Ne var lan, dedim, yılan mı var içerde?

Kafasını aşağıdan yukarıya doğru kaldırıp burnu ile “bak” işareti yaptı Lıklık.  Hakikaten ne vardı içeride ve bunlar niçin hiç konuşmuyorlardı? Gayri ihtiyari hepsinin önüne geçtim ve kapıdan içeriye baktım, bir de ne göreyim?  
Bizim Karakız yere yan uzanmış, altı tane simsiyah yavrusu ise meme emmeye çalışıyorlar!  Meğerse o gece bizim minik evde doğum yapmış! Ben kapı eşiğine kadar gelince Karakız kuyruğunu pat pat diye toprağa vurmaya başladı ve bir suç işlemişçesine önce bana sonra yere baktı. 

-       Kız, bunlar ne böyle?  dedim, yavrularını göstererek.  

Daha gözleri bile açılmamış yavrularını bırakıp ayağa kalktı, sendeleye sendeleye kapıya kadar gelip kendisine uzattığım avucumu yaladı.  Diğer elimle başını okşadım.  İzin almış olmanın rahatlığı ile geriye döndü, gitti yine yavrularının önüne yattı.
Cinik Salih’e döndüm:

-       Aferin lan Cinik!  Eve hemen bir kız kiracı bulmuşsun, helal sana valla!

-       Ya bırak dalga geçmeyi. Bu hayvan aç-susuzdur şimdi, dedi, hadi herkes evden yiyecek  bir şeyler getirsin.

Koşa koşa evlere dağıldık.  Kimimiz tencereden yürüttüğü etli kemiği, kimimiz süte doğranmış  ekmeği, kimimiz annemizin misafir için hazırladığı böreği getirdik ve bir tas su ile birlikte  içeriye koyduk. 

Bu ikramlar uzun müddet, hem de hemen hemen hergün aynen devam etti. Birkaç hafta sonra yavrular dışarıya çıkıp gezecek kadar büyümüşlerdi.  Onları elimize alıp sevmemize Karakız hiç seslenmiyor ve biz yavrularını kendisine iade edene kadar da kulübede sabırla bekliyordu.

Evet, evciğimize hem kiracı bulmuştuk hem de bekçi.  Artık hiçbir “hırhız” evimizi çalamaz, hiç kimse eserimize zarar veremezdi.  Hatta hatta hiç kimse evin içerisine bile giremezdi.  Maalesef buna biz de dahildik, çünkü Karakız evin kiracısı değil sahibi olmuştu!

-       Lan bari yarın bir kömür getirin de kapının üzerine KARAKIZ’IN EVİ yazalım dedi Lıklık, nasıl olsa bu ev hiçbir zaman bizim olmayacak!
-       Bir tane daha yapak o zaman, dedi Malak.
-       Yoğurt mu dedin?  dedi Cinik, mahallede daha kaç tane köpek var biliyon mu sen?  Bize sıra gelmez oolum, boşveeerrr….

23 Şubat 2014 – Adana

GENÇ KALABİLMENİN SIRRI


7Koşturmacalı iş hayatımı artık rölantiye almış olmanın rahatlığı ile,  danışmanlık seviyesinde iş yapmakta olduğum mütevazı yazıhanemde oturmuş, bilgisayarı açmış resmen dalga geçiyorum.  Aylardan Mayıs…  ki bu Adana’da yaşanacak en güzel ayların başında gelir, zira hava ne soğuktur ne de sıcak.  Bu nedenle de penceresiz yazıhanemin kapısını açık tutuyorum ki üşümeden ya da terlemeden temiz havadan faydalanabileyim. 
Açık kapının çalınmasına gerek yoktur ama “saygı” göstergesi olarak yine de açık kapı tıklanıp “gir” denilene kadar dışarıda beklenir bizim buralarda.  Kapı “tak-tak” edince kafamı kaldırıp baktım, berberlere dargın olduğu belli olan saçlı-sakallı, yirmi iki ile yirmi dört arası gösteren, artık ülkemizde de üniforma haline gelmiş olan tişört-kot pantolon kombinasyonu ile örtünmüş, uzun boylu, karaşın bir genç  içeriye girebilmek için izin bekliyor benden.
 -       Buyurun, kapı açık zaten, dedim.
-       İyi günler efendim, dedi masama yaklaşan genç, Adil Bey’le görüşmek istiyordum.
-       İstemenize gerek kalmadı.
-       Neden?  Bir şey mi oldu Adil Bey’e?
-       Yoo, istemenize gerek kalmadı çünkü şu an görüşmektesiniz! dedim.
 Az önce endişe ile ciddileşen yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı;
-       Ben Murat, Murat Ergülen.   Göz ucuyla masanın önündeki koltuğa baktı, belli ki oturma izni istiyordu.   Ben da aynı yöntemle, yani gözlerimle koltuğu işaret ederek oturmasına izin  verdim.  İnsanların hiç konuşmadan da iletişim kurabilmeleri ne güzel.
-       Eveeet, Murat Bey, sebeb-i ziyaretiniz?
-       Siz zamanında Hanedanspor kulübünün voleybol takımında kaptanlık yapmıştınız değil mi?
-       Ee, ne olmuş yaptıysak?  Bir hata mı işlemişiz?
-       Valla çok esprilisiniz!   Size “Adil amca” diyebilir miyim?  
“Adil Dede” demediğine şükrederek;
-       Hadi de bakalım da dilinin altında ne varsa çabuk çıkart, merak ettim, dedim.
-       Ben de Hanedanspor voleybolcusuyum Adil Amca.  Bu yıl hem erkeklerde hem de kızlarda bölge birincisi olduk.   İkinci olan takımla bir gösteri maçı düzenledik, gelirini Kimsesiz Çocuklar Vakfına bağışlayacağız.
-       İyi, dedim, kaç paraysa üç-beş bilet de biz alalım bari.   Yine gülümsedi;
-       Yok Adil Amca ben bilet satmaya gelmedim.  Biletlerin çoğu satıldı zaten de, sonradan her iki takım oturup karar verdik, takımların yaşamakta olan eski kaptanlarından birer tanesini de oyuna dahil edeceğiz.  Yani kız-erkek karışık oynanacak maçta, bizim takımımıza sizi kaptan olarak çıkartmak istiyoruz.  Böylesi daha ilginç olur diye düşündük.
-       Yani beni de maçta oynatmak  istiyorsunuz öyle mi?
-       Evet hem de kaptan olarak.  İyi de bir smaçörmüşsünüz  zamanında.
-       Oğlum, evladım, o zamanlar bende yaş yirmi iki, kilo yetmiş iki idi, şimdi ise yaş altmış dokuz, kilo yüz dokuz!  Üstelik o takımda benden önce ve sonra da birçok kaptanlar oldu ve benden daha iyileri de vardı,  niye beni seçtiniz ki?
6
-       Siz hatırlanabilen tek kaptansınız da  ondan.  
-       Demek o kadar iyi bir oyuncuymuşum ha? 
Murat ıkına sıkına,
-       Şeyy, yok oyunculuğunuzdan değil de, şey yani, bıyıklarınızdan dolayı…  Kime sorduysak bir tek sizi hatırladılar, “Koçero kaptan!” dediler. 
5
(O yıllarda “Koçero” namlı bir eşkıya vardı ve bıyıklarımdan dolayı seyirciler beni ona benzetirler, “Vur Koçerooooo” diye tezahürat yaparlardı.)
Vayy be!  O kadar yıl oyna, alkışlan, omuzlarda taşın… ondan sonra sadece kısa bir süre uzattığın bıyıklarınla hatırlan ha!   Bilseydim o bıyığı hiç kesmezdim! 
-       Ne olur kırmayın bizi, hem  kimsesiz çocukları da düşününün…
-       Tamam be tamam!  Yine de bana birkaç bilet satın, dedim, ne zaman bu maç?
-       Cumartesi gecesi, sekizde başlayacak.
-       Yahu adam birkaç hafta öncesinden bu teklifi yapar oğlum, elime top değmeyeli otuz yıl oluyor, bari biraz antreman yapardım.  Desene madara olacağız? Zaten size kaptan değil palyaço lazım, anlaşılan!
-       Yok be amcacığım, senin bir de o meşhur falsolu servislerin varmış, arkada oynayıp sadece servis  atsan da olur.  Bir iki de topa vurdun mu tamam işte.
Cumartesi akşam saat yedi olmadan kapalı spor salonuna gittim, soyunma odasında buldum bizim takımı.  Oyuncuların birçoğu  benim büyük torunla yaşıt!  On an tek derdim içine sığabileceğim bir forma bulabilmek!  Neyse, onu da düşünmüşler, alelacele ekstra büyük beden bir forma diktirmişler  ve de formanın sırtına benim eski numaramı yazdırmışlar!  Ulan benim oynadığım yıllarda belki babanız bile bu dünyada değildi, nereden bildiniz forma numaramı yahu?
Salon tıklım tıklım dolu.  Gelenlerin birçoğunun voleybol ile alakası yok besbelli ama konu yardım olunca pamuk ellerini cebe atmışlar, almışlar birkaç bilet, ya kendileri gelmiş ya da maça gidebilecek yakınlarına hediye etmişler o biletleri.   Ben de zaten öyle yaptım, aldığım biletlerle torun, torba vs. geldiler maça.  Arkamda bir sıra genç, elimde bir top (ki eskiden topla girmezdik salona) çıktım sahaya.  Bir alkıştır koptu. Derken rakip  takım da aynı mizansenle girdi sahaya, bir alkış tufanı da onlara tabii ki.   O da ne?  Rakip takımın başındaki bizim Deli Kazım! Adana karmasında yıllarca beraber oynadığımız ama sonraları izini kaybettiğim arkadaşım!   “Kazıımmmm” “Aadilllll” nidaları ile kucaklaştık.  Birkaç metreden sonra flaşın hiçbir etkisinin olmayacağını bilen- bilmeyen seyircilerin  kimisi fotoğraf makinesi ile, kimisi cep telefonu ile flaş patlatıp duruyorlar.  Çakan flaşlar maytap görüntüsü yaratıyor tribünlerde.  Sanırsınız ki  orada Pele ile Maradona’nın müşterek jübileleri yapılacak!
Bende heyecan dorukta…  Yüzlerce defa maça çıkmışlığım var ama kalbimi  bu kadar hızlı çarptıran bir maça çıktığımı hatırlamıyorum. Uzatmayalım, gösteri amaçlı olduğu için tüm resmi kuralların göz ardı edildiği maç başladı.  Ben de Kazım da, takımlarımızda arkada oynuyor ve sadece servis atıyoruz.  Kızlı erkekli karışık takımdakiler de birbirleri ile şakalaşarak, sululuk ve soytarılık yaparak seyirciye hoş görünmeye çalışıyorlar, yani ciddi bir oyun oynamıyorlar.   Karşı takım sayılarda biraz geriye düşünce, baktım bizim Kazım yavaş yavaş eski “Deli Kazım” lığına kavuşuyor.  Kendi takım oyuncularına önce ufaktan  ufaktan kızmaya, bağırmaya başlayan Kazım, biraz sonra dayanamadı filenin önüne gelip oynamaya başladı.  Ardından hakeme de bağıra çağıra itiraz edince iş çığırından çıktı ve bizim gösteri maçı iki ezeli rakibin final maçına döndü!   Ben de artık kırkbeş  yıl öncesini yaşamaya başladım, dayanamayıp filenin önüne geldim ve tabii olarak da Kazım’ın karşısına geçtim.
-       Mügee!  Bu ne biçim pas be?  Dikkat etsene kızım!
-       Halillll, uyuma oğlum, karşılasana şu topu be!
-       Hadi Murat, vuuurrrr!
-       Top fileye değdi sen hala oynatıyorsun be, ne biçim hakemlik bu?
-       Abi sen bilmiyorsun herhalde, kurallar değişti artık serviste top fileye değebilir.
-       Adil, bu maçı biz alacağız, var mısın iddiasına?
-       Varım be, nesine?
-       Nesine olacak, eskisi gibi gazozuna değil herhalde..
-       Tamam, rakı-balık!
-       Yaaa Çiğdem, top bana geliyor hep sen engel oluyorsun.  Sayı kaybediyoruz senin yüzünden, bıraksana topu bana kızım be!
-       Kızma be Adil amca, kurtaramazsın sandım.
-       Kız senin baban daha emzikle gezerken biz bu salonda terimizle havuz dolduruyorduk ha!
Oyun iyice kızışmış her iki takım da birer set almıştı ve  üçüncü seti alan maçı kazanacaktı.  Önceleri gırgırına oynayan oyuncuların tümü artık gösteri maçı yaptıklarını unutmuş, her birisi birer savaşçı olmuştu.  Kazımla ben de birer komutan olmuş, ordularımızı yönetiyorduk.  Ah bir de sıçradığımızda ayaklarımızı yerden kesebilseydik, görürdünüz smaç nasıl vurulurmuş!
Mizansen icabı olsa gerek, son setin bitimine yakın hakem maçı berabere ilan ederek oyunu tatil etti.  “Kazım, dedim bak oğlum  iki sayıyla biz öndeydik, biz kazandık tamam mı?” “Tamam baba yaa, istediğin rakı-balık olsun, zaten bu veletler onu dünden ayarlamışlar, buradan doğru eğlenceye gidiyormuşuz!”
Birkaç saat sonra baraj kıyısındaki bir balıkçı lokantasındayız.  Yanımda oturan Kazımı dirseğimle dürttüm “Kazım, farkında mısın, şimdiki kız takımı bizim o zamanki Adana erkekler  karması ile oynasa, hadi sayı demeyim ama,  set bile vermezlerdi bize  valla. “Heye lan”, dedi Kazım, “iyi ki o zaman bunlar yoktu ha, biz de kendimizi voleybol oynuyor sanıyorduk!.”
Yorgunluğumuzun üzerine  birer kadeh de aslan sütü eklenince, hemen çakırkeyf hale gelmiştik Kazımla.  Etrafımızda cıvıl  cıvıl oğlanlar, kızlar… Güleni mi ararsın, çığlık atanı mı ararsın, şakalaşanı, birbirinin ensesine çat pat vuranı mı ararsın…
Yanımda oturan kızlardan birisi diğerine;
-       Valla abi, rakıyı içtin mi susuz içecen!  Ama, yanında şalgam olacak tabii, 
deyince diğer kıza baktım, hiç de öyle “abi” denilecek bir tip değildi ve dönmeye de benzemiyordu.  Bu “abi” lafı da nereden çıkmıştı peki?    Az sonra oğlanın biri gelip “abi” diyen  kıza;
-       Hani Çarşamba akşamı katılacaktın bize?
-       Ya eve dayım gil geldi, çıkamadım bi türlü..
-       Bırak abi yaa…  Adam bir telefon eder be, hem senin telefon da kapalıydı, aradık aradık ulaşamadık!
Burada herkes herkesin “abi”siydi demek ki!
-       Bana bakın gençler, bundan sonra bana “amca” diyene tokatı basarım.  “Adil Abi” diyeceksiniz tamam mı?  Böylesi daha iyi değil mi Kazım Abi?
-       Haklısın valla Adil Abi!  Hem kulağa daha da hoş geliyor, ne bu “amca-dayı” ayakları ya?
-       Hadi be Kazım Abi, başla bir “Ada Sahillerine “ de şu zibidiler eğlence görsünler!
Lokantadan çıktığımızda gece saat ikiyi geçiyordu.  Yirmi yaşını henüz idrak etmiş iki genç olarak, yani Kazım ve ben, bizi evlerimize bırakacak arabanın  arka koltuğunda, “Yaş yetmiş, iş bitmiş” diyenleri kıskançlıktan çatlatırcasına,  “Bu akşam İstanbul’un bütün meyhanelerini” dolaşmayı bitirmiş, “Estergon Kal’ası”na doğru yol alıyorduk. 
Demem o ki, ara-sıra da olsa, gençlerle  arkadaşlık yapmayı  ihmal etmeyin.  Genç kalabilmenin sırrı meğerse buymuş!
Adil Karcı – 11.06.2014
4

EKMEK YAĞLI, TIRPAN ZAĞLI

EKMEK YAĞLI, TIRPAN ZAĞLI
 “Vakt-i zamanında, şehir yaşamından bıkan bir karı-koca arar-tarar köyün birisinde satılık küçük bir çiftlik bulurlar ve çiftliği Fettah isimli arap (zenci) emektarı ile birlikte devir alırlar.  Yaya olarak yarım saat uzaklıkta çiftliğe ait bir de tarlaları vardır.  ‘Acaba oraya ne eksek?’  diye düşünürlerken Fettah buğday ekmelerini önerir ve  dikimini de, hasadını da bizzat kendisinin yapacağını söyler.   Dikim yapılır, gel-zaman, git-zaman buğdaylar baş verir, olgunlaşır ve başaklar rüzgarda dalgalandıkça altın rengi ışıltılar saçan bir güzelliğe bürünür.  Artık hasat vakti gelmiştir.  Fettah tırpanını sırtlar, evin hanımının hazırladığı peynir, zeytin, soğan ve ekmek içeren çıkınını sallaya sallaya her sabah  erkenden tarlaya gider, akşam da sallana sallana geri döner. Birkaç günde bitmesi gereken hasat işi on günü bulunca, sonradan olma “çiftlik ağası” meraklanır ve bir gün öğlenden sonra tarlaya gider, bakar ki ne baksın?  Fettah bir ağaç gölgesi bulmuş, devirmiş lengerini yatar!  Ağayı görünce isteksiz isteksiz ayağa kalkan Fettah daha dörtte biri bile hasat edilememiş tarlaya tekrar girer ve ‘ekmek yağsız tırpan zağsız (güçsüz)’ nakaratıyla yavaş yavaş tırpanını sallamaya devam eder.  Ertesi sabah Fettah çıkınını alıp yine tarlaya gider ama bu defa Fettah’tan mesajı almış olan ağa karısına ikinci bir yemek çıkını hazırlatır.  Neler yoktur ki içinde; et kavurması, domates, salatalık, ayran, yoğurt, gözleme, tereyağı, bal, reçel ve yaşlı-kurulu meyveler, meyveler, meyveler!   Öğlen yemek vaktinden önce tarlaya varan ağa getirdiği çıkını ağaç altında pineklemekte olan Fettah’ın  önüne koyar.  Gözleri fincan gibi açılan arap büyük bir iştahla yiyeceklere saldırır ve hepsini kısa sürede siler-süpürür!  Ardından, yediklerinin menüsü  haline gelmiş iri dudaklarını elinin tersi ile siler ve ‘Ekmek yağlı, tırpan zağlı! Ya bu tarla kurtulacak, ya arabın g.tü yırtılacak!’ nidasıyla tırpanı kaptığı gibi tarlaya dalar ve  akşama kalmaz hasatı bitirir.”
 -       Yani?  dedi  anlattığım bu hikayeyi dinleyen eşim.
-       Yanisi şu, dedim, şimdi ev işinde sana yardım etmeye ilk defa gelen iki kız var ya, onlara güzel bir öğlen ziyafeti  çekelim diyorum!   Malum, ‘aç ayı oynamaz’ derler.  İyi çalışmalarını istiyorsan iyi doyuracaksın.
-       Ne ziyafeti ya? dedi eşim.  Sabahleyin geldiklerinde benimle birlikte kahvaltı yaptılar.  Öğlen de biz ne yersek onlar da onu yiyecek!  Dolapta dolma var, yoğurt var, biraz da kavunumuz kalmıştı dünden.
-       Yaa karıcım, bu zavallılar ne zaman ev yemeği yiyebiliyorlar ki?  Zamanları mı var ki yemek yapsınlar?  Belki paraları bile yetmiyordur sağlıklı beslenmeye.  Ne var yani,  biraz pirzola, biraz salata, ha ne dersin?
-       İyi o zaman, gider alır getirirsin ben de yaparım, dedi aksi aksi.
 Fakat ben eşimi iyi tanırım.  Bunu söylemekle ben sadece fitili ateşlemiştim.  Sonrasının ne olacağını ise gayet iyi biliyordum.
 -       Bak çıkmışken biraz meyve, biraz da tatlı bir şeyler al!  Haaa, birkaç çeşit meyve suyu almayı da unutma, tamam mı?  Çerezcinin önünden geçersen biraz fındık içi, biraz badem, ne bulursan işte….
 Tam kapıdan çıkıyordum ki:
 -        Bak belki yemekler kızların hoşlarına gitmeyebilir, sen yine biraz da börek alsan iyi olur.  Olgun domates de bulursan biraz al.  Taze bulursan yeşillik de getir, dolaptakiler pörsümüştür herhalde.  Bak hiçbir şeyi unutma, dur da yazayım istersen… 
 “Tamam, tamam” diyerek kaçarcasına kapıdan dışarıya fırladım, zira biliyordum ki biraz daha oyalansam ikramı seven eşim Allah bilir daha neler neler sipariş edecekti bana!  Kollarım kopa kopa taşıdığım poşetlerle eve  geldiğimde iç işleri bakanı ( hiç hesapta olmayan)  güveci çoktan fırına koymuş ve de pilava  başlamıştı bile!
 Kızlar orayı-burayı süpürüp toz alırlarken eşimle ben de bir yandan salondaki yemek masasını donatıyorduk.  Sanki bir yarışa girmiştik; öğlen saat tam 12:00’de her şey masada olmalıydı.  Oldu da…   Masanın uzun kenarlarında karşılıklı durup eserimize bir göz attık; her şey tamamdı!
 -       Kızlar!  Hadi yemeğe!  dedi eşim.
-       Abla daha birkaç saat önce kahvaltı etmiştik, biz yemesek?
-       Olur mu kızım?  Gençsiniz, size gıda lazım, siz acıkmışsınızdır da farkında değilsinizdir.  Hadi, yallah çabuk yemeğe!  dedim ben de babacan ve amir bir  tavırla…
 İsimleri Hanife ve Gönül olan bu otuzuna henüz varmış-varmamış kızları bir  üst komşumuz tavsiye etmiş eşime.   Bir hafta kadar önce, bir yandan haber dinleyip diğer yandan bulmaca çözmeye çalıştığım bir akşam vakti, artık kollarının ağrıdığından, ağır ev işlerini yapmakta zorlandığından filan dem vuran eşim  bu iki kızın ekip olarak çok iyi çalıştıklarını duyduğunu, kendisinin de bir gün onları eve çağırmayı düşündüğünü söylemiş  bana ve ben bulmacadan kafamı kaldırmadan “tabi, iyi olur gelsinler bir  dene” demişim (sanırım).
 -        Abla valla fazlasıyla doyduk, kesenize bereket, biz işimize kalkalım artık, dedilerse de  eşim duramaz ki;
-       Aaa olur mu hiç öyle şey, bu güveçten birer tabak yemeden bir yere gidemezsiniz!  Pilav da bir harika olmuş valla!
 İş artık misafircilik oyununa dönüşmüştü.    İzzeti ikramda hanımla yarışmaya başladık;
 -        Kızlar, şehrin en meşhur  tatlıcısından aldım bu kadayıfı.  Bakın daha hala sıcak.  Alın birer parça hadi!
-       Dur Bey, daha kızlar su böreği yemediler!
-       Tuuuu,  az daha unutuyordum, hepimize birer tane hazır içli köfte almıştım, börekten önce onları yesinler. Kalk şunları ısıtıver hanım…
 Kızlar yemeklerin güzelliğini övdükçe biz de ikramını dozunu artırıyorduk.  Kaç saat sonra bilmiyorum, yemek faslı bitti,  kızların da yardımı ile masadakileri mutfağa attık.  Hanım mutfakta bulaşıklarla uğraşırken kızlar da temizliğe devam etmek üzere salona döndüler.  Sıcak havada terleyerek çalışmasınlar diye salonun klimasını açtım,  çalışırken rahat olabilmeleri için de kapıyı çektim,  kendi çalışma odama gidip bir türlü bitiremediğim ve önce okuduğum kısmını her defasında unuttuğum bir kitabı tekrar baştan okumaya başladım.   Birkaç saat sonra mutfaktaki bulaşık-yalaşık işlerini bitiren eşim yanıma geldi ve;
 -       Bey, dedi, bizim kızlardan bir ses seda çıkmıyor!  Nerede bunlar?
-       Salondaaa, dedim.
 Salonun kapısını açan eşimin “Aaaaaaa!” diye bağırmasıyla fırlayıp onun yanına gelmem bir oldu.  Ne görelim?  Kızların bir tanesi salondaki üçlü kanepede, diğeri (kafasının altına  koyduğu bir köşe yastığı ile) halının üzerinde sızmış kalmışlar.!   Bizim sesimize de uyanmadılar!  Önce;
 -       Üzerime iyilik sağlık!  diyerek hiddetle bağıran eşim, kızlara baktıkça  yumuşayıverdi ve  ‘bırakalım da uyusun kızcağızlar, canlarım benimmm şunlara bak ne kadar uykuya hasretmiş zavallılar, ne de tatlı uyuyorlar!’ deyiverdi.
 Nice sonra uyandıklarında  “hak etmedik” diyerek almak istemedikleri gündeliklerini zorla ceplerine tıkıştırıp  kızları yolcu ettiğimizde hava iyice kararmıştı artık.  Onlar mahcup mahcup merdivenlerden aşağıya inerken eşimle ben geride kalan ev işlerini aramızda nasıl pay edeceğimizi tartışıyorduk! 
 Yağlı ekmek tırpanı zağlayamamıştı bu defa…
 Adil Karcı
Antalya, 14 Eylül 2013

DARDAĞAN AĞACI

yeşil dardağanOlgun_dardağan


  • Salih!  Anan bu tarafa geliyor lan, Allahıma bizi görecek!

Mahalledeki diğer çocukların henüz ulaşamadıkları dallarda kalan dardağanları toplayabilmek için benim üzerinde durduğum daldan biraz daha yüksekteki ince bir dala tırmanmış olan Salih söylediğimi hiç duymamış gibiydi.  Dilinin ucu, yerine yenileri çıkmak üzere düşmüş olan öndeki iki üst dişinin açtığı boşluktan  dışarı fırlamış bir şekilde, ıhlaya-tıslaya bir salkım dardağan meyvesini dalıyla birlikte kopartmaya çalışırken yineledim:

  • Lan, Salih!

Beni duymuş olduğunu, fakat konuşup cevap verecek durumda olmadığını belirten bir bıkkınlıkla:  

  • Ney?   Neeey?
  • Lan, anan diyorum, bu tarafa geliyor, bizi görecek lan!
  • Göremez.
  • Niye ki?
  • Boynundan!

Yaz olsun kış olsun, başında eskiden Osmanlı cariyelerinin  giydikleri başlıklara benzer bir örtü ve  çoğu zaman bordo-sarı kadifeden yapılmış, eteği yere kadar inen kat kat giysisi ile dolaşan Diyarbakırlı Hatun anamız (Salih kan kardeşim ya, o da benim anam sayılırdı artık) hep biraz kamburumsu durur, yürürken devamlı önüne bakar ve hiç başını yukarıya kaldırmazdı.  Demek boynunda bir sorun varmış kadıncağızın ve  ben bunu ilk defa o gün öğreniyordum.  Bu kadın hiç Türkçe bilmezdi ama çocukları Türkçeyi oldukça güzel konuşurdu.  Şimdi bizi o kocaman ağacın tepesinde görse kesin kızardı, çünkü o civarda bir tek tane olan o dardağan ağacı, yine aynı bahçenin  diğer kenarlarında dikili olan birkaç melengiç ağacından sonra, civardaki en uzun ağaçtı ve dört-beş metre yüksekteki dallarından düşecek olursak bir tarafımızı kırmamız işten bile değildi.

Hatun ana ağaca yaklaşırken bağırdı:

  • Sovada va ğurnike nakkıriye voni  vi domatese zıkım hakkın!

  • Salih, anan bize mi bağırıyor? 
Salih yine kendisini meşgul etmiş olduğumdan dolayı duyduğu sıkıntı ile  bir zahmet kısa bir cevap verdi:
  • Hanifi’ye.
  • Ne diyor ki?
  • “Sabah bir şey yemedin, bari bu domatesi zıkkımlan!” diyor.

Görüşümü engelleyen birkaç dalı usulca aralayıp baktım, Hatun ana elinde kıpkırmızı, kocaman bir yarım domates ile ağacın altında duran Salih’in kardeşi Hanifi’ye doğru yürüyordu ve diğer elinde de koca bir parça taze pide ekmek!  Sabah kahvaltısında annem bana peynirin yanında domates isteyip istemediğimi sorduğunda, domatese burun kıvırmış, her zamanki gibi, Edirne peynirini kızarmış somun ekmek ve bol şekerli çay eşliğinde götürmüştüm.   Gel gör ki Hanifi’ye sunulan bu domatesi  o anda canım bir çekti bir çekti ki…. (Eminim tuzlanmıştı da).  Neredeyse aşağıya atlayıp kadının elinden domates-ekmeği kapıp kaçacağım!  

Salih benim yaşımdaydı, kardeşi  Hanifi ise bizden 3 yaş kadar küçüktü.  Koyu esmer tenli, abisinin  düz ve dimdik saçlarının aksine, kıvır kıvır parlak siyah saçlı, ortasında siyah zeytin taneleri parlayan beyaz porselen gözlü bu çocuk oyuncak zenci bebeklere benzerdi ve ben onu çok ama çok severdim.  O kadar ki, en sevdiğim oyuncaklarımı bazen kan kardeşime bile  ellettirmezken onun alıp oynamasına ses çıkartmazdım.

Topladığımız dardağanlardan birer avuç vermek vaadi ile ağacın altında bekleyen Hanifi’yi güya erkete olarak görevlendirmiştik.  Salak, yanına gelene kadar anasını bile fark edemedi ve de bizi uyaramadı.  Kadın yaklaşınca sesimizi kesmesek yakalanacağız!  Yakalanıp  azar işitmek önemli değil, cephane olarak kullandığımız dardağanı bir daha kolay kolay ağaca çıkıp toplayamayacağız!  Neyse, kadın da Salih’in nerede olduğunu sormadan domates-ekmeği küçük oğluna verdi, döndü ve yavaş adımlarla pek de uzak olmayan evine doğru yürüdü.  Bu vartayı da böylece atlatmış olduk.

Dardağan bizim için çok önemliydi zira iki ayrı silahımıza da uygun olan tek cephanemizdi.  Leblebi tanesinden biraz daha küçük olan bu meyveler tam bir küre şeklindeydi.  Meyveler yeşilken onları  patlangaçlarımızda kullanırdık.  “Patlangaç” ne mi?  Bilmeyenler için tarif edeyim; bu “silah” tahtadan yapılır ve iki parçadan oluşurdu.  Birinci parça içi boydan boya matkapla delinmiş, etlice bir ağaç boru.  Bu namlu görevi yapardı.  İkinci  parça ise ucu bu namlunun içerisine giren ve  saplı bir tornavidaya benzeyen ağaçtan piston. Kullanımı ise çok basitti;  önce yeşil bir dardağanı alıp namlunun arkasına, deliğin üzerine lalettayin oturtacaksın.  Pistonun sapının düz olan arkası ile küt küt vurarak namlu çapından daha büyük olan dardağanı deliğin içerisine sıkı sıkı geçireceksin.  Daha olgunlaşmamış olan etene (çekirdek ile kabuk arasındaki meyve eti) burada conta görevi yapar ve hava sızmasını önler.  Sonra, piston ile bu ilk dardağanı yavaşça taaa namlunun ucuna kadar itekleyeceksin.  Piston namludan bir santim kadar kısa olduğu için bu ilk dardağan namludan dışarıya düşmez.  Sonra ilk işlem tekrar edilir, ikinci bir dardağan daha namluya sıkı sıkı sürülür ama bir iki santim kadar içeriye iteklenince orada durulur.  Piston buna dayanmış bekliyor olacak.  Ateş edeceğinde aniden pistonu (aynen bir bisiklet pompasında olduğu gibi)  ileriye itekleyeceksin.  İki dardağan arasında oluşan basınçla namlunun ucundaki dardağan “paat” sesi ile hedefe gider.  Bu defa ikinci dardağan namlunun ucuna gelmiştir ve üçüncü bir dardağanın namlun arkasından doldurulması  işlemi sonucunda uçmak için sırasını bekler.   Yeşil dardağanın bulunmadığı kış aylarında dardağan yerine ağzımızda çiğneyip hamur haline getirdiğimiz kağıttan toplarla yapardık bu işi.  Patlangaç yine “pat” diye bir ses çıkartırdı ama kağıdın menzili birkaç metreyi geçmediğinden savaş  amaçlı kullanılamazdı.  Sadece “paat” sesi ile tatmin olur, dardağanlı günlerimizi yad ederdik.   Bu nedenle, kağıt hamuru kullandığımız patlangaca “patıldak” derdik ve bu suretle  “dardağan savaşçısı” patlangacın onuruna halel getirmemiş olurduk. 

Okulların açılmasına  yakın, bizim dardağanlar olgunlaşırdı.  Meyvenin dışı kahverengi, hatta siyah renkli sert bir kabukla kaplanır, kabukla çekirdek  arasındaki eşene ise turuncu renge dönerdi.  Yeşilken kekremsi bir tadı olan bu meyve olgunlaşınca bayağı tatlanırdı.  Ağzımıza atar, dişlerimiz ve dilimiz yardımıyla kabuğunu ve meyve etini çekirdekten ayırıp yer, çekirdeği ise kurşun olarak kullanmak için yeni silahımızın namlusuna sürerdik.  Bu ikinci silah çok ama çok basitti.  On beş, yirmi santim uzunluğunda, boru şeklinde kesilmiş bir kargı kamışı… O kadar.   İç çapı çekirdeğe göre ne çok bol olacak, ne de fazla dar….   Ağzımızdaki çekirdeği bu borunun dudaklarımıza dayalı ucunun içine  dilimizle itekler, ondan sonra da ciğerimize doldurduğumuz havayı, mümkün olduğunca fazla bir basınç yaratacak şekilde, şiddetle bu boruya üflerdik.  Birkaç metreden isabet ettiğinde bayağı can yakardı, hatta patlangaçtan bile etkili olurdu.  Oyuncağın, televizyonun, bilgisayarın vs.’nin  olmadığı o devirde bu dardağanlı oyunlar bizim için vazgeçilemezlerin başında gelirdi.

Bir akşam üzeri Salih ile bir ağaç gölgesine oturmuş, kış hazırlığı olarak, çelik çomak yapmak için dal parçaları yontuyorduk ki, kenarında oturduğumuz portakal bahçesinin bir ucundan bize doğru Hanifi’nin koşarak geldiğini gördük.  Koşmayı sevmediğini bildiğimiz “küçük kardeşimizin” bu telaşı pek hayra alamet değil gibiydi.  Kendisini takip eden toz zerreleri ile birlikte karşımıza dikildiğinde;

  • Abi, kesecekler, valla billa kesecekler!   dedi.
  • Neyi kesecekler lan?

Zorlukla nefes almasını sürdürürken el, kol ve baş hareketiyle yakınımızdaki dardağan ağacımızı işaret etti.

  • Ne biliyon lan keseceklerini?  Hem kim kesecek?  dedim ben endişeyle…

Bahçenin diğer ucunda konuşmakta olan üç kişiyi göstererek:
  • Aha, bahçeciynen konuşan o iki adam!  Bahçeci parmağıynan dardağanı gösterdi onlara, onlar da “yarın sabah keseriz, tamam” dediler.  Valla billa yalan söylemiyom.

Salih de ben de aynı anda ellerimizdeki çakıları toprağa saplamış ve donmuş kalmıştık.  Nice sonra;

  • Salih!  dedim.   Ne yapsak ki acaba?
  • Kalk çabuk, dedi, çocuklara haber verelim.

Çakıları kapatıp cebimize koymaya bile zaman harcamak istemediğimizden;

  • Hanifi, bıçakları al cebine koy, sen sonra gelirsin.  Diyerek diğer çocukları orada bulma ihtimali ile “kulle oynama alanına” doğru koşmaya başladık.  

Yanılmamıştık.  İki oğlan kulle oynuyor, diğer ikisi de onları seyrediyordu.   

  • Lan, dedi Salih, bırakın kulleyi!  Dardağanı kesecekler, dardağanı!
  • Ney ney?  Hangi dardağanı, kim kesecek?  dedi Bülbül Selimin oğlu Rıfat.
  • Kaç tane dardağan var lan mahallede?  Bizim dardağanı bahçe sahibi iki adama kestirecekmiş yarın sabah.

Bir anda bizdeki endişe oradaki dört  oğlanı da sardı.  Ben “bu konuyu acaba babama söylesem bahçe sahibi ile konuşup vazgeçirebilir mi?” diye düşünürken kullecilerden Cındırık Fehmi;  (“Cındırık” Adana  ve Maraş yöresinde sinirli ve yağsız ete verilen isim olup, gövde görüntüsü itibariyle,  Fehmi’ye lakap olarak yakıştırılmıştı.  Mahallede ben dahil beş çocuğun lakabı yoktu.  “Yiğit lakabı ile anılır” derler, demek biz beş çocuk yiğitliğe(!) layık görülmemişiz ki  bize lakap takmamışlardı).

  • En iyisi Özdemir’e haber verelim, dedi.

Özdemir, babasının memuriyeti nedeni ile Bursa’dan Adana’ya taşınmış, bizden iki yaş kadar daha büyük, yaşına göre uzun boylu, dalga dalga kestane saçlı, yakışıklı ama “R” harflerini “yumuşak G” olarak telaffuz eden ve de mahalleler arası savaşlarımızda bizim orduyu yöneten liderimizdi.

“Kara haber tez ulaşır” derler.  Gönderdiğimiz ulakla birlikte  Özdemir’in birkaç yüz metre uzaktaki evinden yanımıza gelmesi ancak “göz açıp kapayıncaya kadar” bir zaman almıştı.  Belli ki Özdemir yol boyunca düşünmüş ama henüz bir çıkar yol bulamamıştı.  Liderin zor anlarından birisiydi bu.  Öyle ya, bir çare bulmalıydı ki liderlik liyakati devam etsin.   Gözlerimiz Özdemir’de, sessiz sedasız onun konuşmasını bekliyoruz, onun da gözleri yerde, sağ ayağı ile toprağı düzeltiyor…  Sanki  oraya bir savaş planı çizecekmiş gibi!

  • Hepimiz, dedi, yağın sabah dağdağana çıkacağız ve gece olana kadağ da inmeyeceez!
  • Eeeee?  dedik hep birden.  Ne olacak ki o zaman?
  • Ağacı kesemeyecekleğ!  dedi Özdemir.  Onlağ vaz geçene kadağ heğgün sabah eğkenden oğaya çıkacağız!
  • Ya iyi de, anamız-babamız?  Onlar gelir bizi ağaçtan indirir!
  • Lan, yiyeceğiniz dayak dağdağan ağacımıza değmez mi?  Biğkaçımız eksilse bile geği kalan heğkes heğgün gelecek.  Buğada olmayan heğkese de söyleyin, hepsi gelsin.
  • Abi, dedi bir tanesi, ya ağaçtayken işemiğimiz gelirse?
  • Bahane ağama lan tavşan! Ağaçtan aşağıya işeğsin ya da donuna yapağsın, hiçbiğ sebep uyduğup ağaçtan inmek yok tamam mı?  Hem heğkes peyniğ, ekmek, zeytin, su, bisküvit, şekeğ sucuğu, leblebi ne vağsa getiğsin yanında.

Sabahı zor ettik.  Ben biraz bisküvi, kurabiye ve babamın avcı matarasına doldurduğum su ile sabahın erkeninde dardağanın ağacının   dibine gittim.  Erken gittiğimi sanıyordum ama neredeyse tüm çete oradaydı ve birkaç tanesi ağaca çıkmıştı bile.  Aramızda ağaca çıkmayı bilmeyen Hanifi, bakkal Şabanın tosuncuk oğulları Malak Macit ile adaşım Tonton Adil ayrıca Kekeç Sülo ve Cındırık Fehmi de gelmişlerdi.  Onları ağaca bir halat ile çekmeye karar verdik.  Karar verdik vermesine de kimsenin evinde kalın ip veya halat yok!  

  • Bak hele Kekeç, dedi Cındırık Fehmi, sizin evin önünde sallangaç yok muydu lan?

Kekeç Sülo kendisi birşey anlatırken kekelemezdi.  Ancak, heyecanlandı mı ya da kendisine sorulan bir soruya cevap vermek zorunda kaldı mı ilk kelimeden sonra  takılır kalırdı.  Bu  eksikliğinden dolayı duyduğu eziklik nedeniyle olsa gerek, her zaman aramızda bulunmasına rağmen hiçbirimizle pek konuşmaz ve oyunlara da nadiren katılırdı.  Bir şey sorulduğunda da hep tek kelimelik cevaplar veriridi.

  • Vaaar…  dedi ve evine doğru fırladı.  İşte kendisini “adamdan saydıracak” bir kahramanlık fırsatı çıkmıştı önüne.  Aradan on dakika kadar geçmeden de bir yarısını omuzunda taşıyarak diğer yarısını yerde sürüyerek babasının kendisi için bahçede yaptığı salıncağın ipini getirdi ve muzaffer bir eda ile Özdemir’in önüne attı.

Yere yakın olan ilk kalın dalın üzerindeki en pehlivanlarımızdan ikisi, beline ip bağlanmış  “ağaç acemileri”ni  yukarıya çekmeye çalışıyor…  Tamam da yukarıya çekilmeye çalışılan lapacılarda bir gayret yok ki!  Gayret yok çünkü korkuyorlar ve de çıkmaya gönüllü değiller.  Ama vazgeçip eve kaçsalar bu defa da  mahallenin kopillerine rezil olacaklar.  “İki arada bir derede” durumu yani….

Epeyce bir uğraşıdan sonra orası burası dallar tarafından hacamatlanmış onbir çocuk ağacın içine yerleşmiştik.  Bekle bekle gelen giden yok!   “Acaba bizi kandırdı mı?” diye Hanifiye ters ters bakmaya başlamıştık ki bahçenin içinden birisi yaşlı birisi genç iki  kişi çıktı geldi,  ellerindeki iki tarafı tutacaklı dev bir testereyi ve iki adet baltayı dardağan ağacının altına attılar.  Bizde heyecan dorukta ve boğazımıza kadar  tırmandığını sandığımız kalbimizin atışlarını sayıyoruz!

Adamlardan birisi cebinden bir tütün tabakası çıkarttı, bir sigara sardı, tabakayı diğerine uzattı
  • Sen de yaksana bi dene.
  • Yok abi ben yakmıycam şimdi, sağol be…

Sigara da ne bitmek bilmezmiş!  Yukarıya yükselen dumandan olsa gerek, en alt daldaki  Kıvırcık Hanifi öksürmez mi?   Genç olan kafasını kaldırıp yukarı baktı, ve;

  • Aboooo!   Napıyonuz lan hepiciğiniz orda?  Bak abi şunlara yaa, sığırcık sürüsü gibi tünemişler ağaca!

Hiçbirimizde çıt yok, gözlerimiz adamlara odaklanmış, bet-beniz atık durumdayız.  Yaşlı olan bizimle hiç ilgilenmedi.  Çömeldiği yerden uzandı testereyi aldı, on metre kadar ilerideki kurumuş dut ağacına doğru yürüdü.  O ağaca yıllar önce  yıldırım düştüğü söylenirdi ve boydan boya yarısı olmayan siyahlaşmış gövdesinde yarasaların yaşadığı rivayet edilirdi.  Orada hiç yarasa görmediğimiz halde, biz nedense korkar ve bu ağaca hiç yaklaşmazdık.

Adamların dardağanı değil de dut ağacını kesmeye başlamaları hepimiz için sürpriz olmuştu ama “nasılsa dardağana da sıra gelecek” saplantısı ile içimizde herhangi bir umut yeşertmeye cesaret edemiyorduk.  Kuru dutun gövde çapının dörtte biri kadarını kesince, yaşlı olan işçi kestikleri gediğe baltanın arkası ile bir tahta kama çakmaya girişti, ki testere sıkışmadan çalışmaya devam edebilsin.  Genç olan yine bize döndü:

  • Lan oradan seyredene kadar inip de yakından seyredinsene!

Bizde yine ses yok.  Hala işkilliyiz.  Ya biz aşağı indikten sonra kalleşlik eder de dardağanı keserlerse?  O mesafeden belli olan sigara sarısı dişlerini göstere göstere sırıtarak:

  • İsterseniz sabaha kadar orada kalın,  paşa gönlünüz bilir…, dedi ve işine döndü.

Ağaç kesim işi  bir saat kadar sürdü.  İşçiler yere yıkılan kuru dut ağacını olduğu gibi bırakıp takımlarını toplamaya başlamışlardı ki, Özdemir seslendi:

  • Abi, başka ağaç kesmeyecek misiniz?
  • Niye lan siz eğlenesiniz diye akşama kadar ağaç mı keselim?
  • Dağdağanı da kesmeyecek misiniz?
  • Oolum, keseceğimizi kestik.  Kışlık odun olacak o kuru dut.  Annadın mı?
Aman siz de oradan hiç inmeyin ha!  Üstünde hiç dardağan kalmamış ağaçta ne bok buluyorsanız artık…

Amaç hasıl olmuştu ama nafile namazı kılmış gibiydik; boş yere uğraşmıştık, dardağan ağacı zaten kesilmeyecekmiş meğerse!   Dardağan ve dut yan yana oldukları için, işaret edilen ağacı yanlış anlamış bizim kardeş Hanifi!

Kimimiz alt daldan atlayarak, kimimiz ipten kayarak aşağıya inip dardağanın gövdesi etrafında toplandık.  Zaferimizi kutlamak istiyoruz ama bize ait bir zafer yok ortada!
Kekeç Sülo ağacın gövdesine doğru yürüdü, zayıf kollarıyla ağaca sarıldı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.  Önce bir sessizlik, ardından koro halinde salya-sümük hepimizden gözyaşları….  İnsan sadece acıdan değil, sevinçten de ağlayabilirmiş demek, o an öğrendik bunu.  Bugünkü çevre bilincine sahip olan insanlar bizi o gün görmüş olabilseler ya  “Green Peace” üyesi ya  “Tabiat Aşıkları” veya  “Çevre Dostları”  diye etiketleyebilir, bize methiyeler yazabilir ve bizi mutlaka gazetelere, televizyonlara bile çıkartırlardı.

Halbuki, dardağan ağacının kesilmemesi “Baltalar elimizde, uzun ip belimizde” şarkılarıyla büyüyen bizleri çevrecilik açısından hiç ırgalamıyordu.  Bizim sevincimiz ağacın kesilmemesine değil, “mühimmat fabrikamızın” kurtulmuş olmasınaydı!  Yani seneye yine beleş dardağan toplayabilecektik.  Aramızda çevrecilik madalyasını hak eden bir tek çocuk varsa o da yanımızdayken varlığı ile yokluğu  pek belli olmayan Kekeç Sülo’ydu!  Çünkü hiçbirimiz  gidip o ağaca onun gibi  sarılmadık. O ise sarılmak bir yana, sevip öpmeye, okşamaya bile başlamıştı ağacın gövdesini,  biz ağaca arkamızı dönüp şimdiden müstakbel “patlangaç savaşları”mızın hayalini ufukta ararken…

Kumkuyu/Mersin, 11.08.2013

CEBİNİZDE AKREP Mİ VAR ?


Akrep-1
CEBİNİZDE AKREP  Mİ VAR ?
Bu soruyu kime sorarsanız sorun, üç aşağı,beş yukarı alacağınız cevap;
-       Yoook!, veya;
-       Niye, herkes cebinde akrep mi gezdiriyor ki bana bu soruyu soruyorsun?,
Ya da;
-       Ne, ne, neee?  Akrep mi dedin?”, Manyak mısın sen yaa? veya;
-       Niye lan, ne zaman ödeyeceğim hesabı  başkasının üstüne  yıkmışım ki?  Ben beleşçi miyim? gibi bir şey olacaktır.  Zira,  birincisi; normal olarak kimse cebinde akrep taşımaz, ikincisi; ise    “adamın cebinde akrep var,  paraya kıyamaz ki” meyanındaki  mecaz nedeni ile,  hiç kimse “evet cebimde akrep var” diyerek “avantacı” damgasını yemeyi  kabullenmez. 
Bu soru size sorulduğunda bunlardan başka bir cevap  verir miydiniz  bilemiyorum, ama  bana sorulsa,
-       Valla şimdi  cebimde akrep yok ama zamanında her cebimde bir tane vardı, diye cevaplardım.
Sipahi
Osmanlı İmparatorluğunun ödeyemediği dış borçlarının ödenmesini sağlamak üzere kurulmuş olan Düyunu Umumiye İdaresinin ikna edilmesi sonucunda ülkedeki üretilen tütünün ekim, alım, işleme ve satış hakkı Fransızların kurduğu ve kısa adı Reji (Regie) olan “Societe de la Regie Cointeresse des Tabacs de l’Empire Ottoman”  şirketine verilmişti.  (1925 yılında millileştirilen bu şirket o tarihten sonra faaliyetini bir Türk şirketi olarak “Tekel” adı altında yürütmüş ise de   2008 yılında  British American Tobacco şirketine satılmaktan kurtulamamıştır.)
Yenice
Biz daha doğmadan  önce  bu şirketin adı “Tekel” olarak değişmişti ama bizim gençlik yıllarımızda bile halk arasında tütün ve sigara fabrikasından bahsedilirken “Tekel” yerine hala “Reji” kelimesi kullanılırdı.  İşte bu Tekel’in ürettiği sigaralardan bizi cezbeden üç tanesi vardı; Gelincik, Yenice ve Sipahi.  Hayır, yanlış anlamayın, hiçbirimizin o yaşlarda bir tek nefes bile çekmişliğimiz yoktu, da, bizi ilgilendiren  sigaralar değil  onların kapaklı karton ambalajlarıydı.  Aralarında en değerlisi Sipahi idi.   Hem fiyatı yüksek olduğu için çok fazla tüketilemediğinden (ve bu nedenle de boş paketlerini bulmak diğerleri kadar kolay olmadığından) ve hem de kapağındaki resim ve renkler daha güzel olduğundan, çocuklar arası alış-verişte boş bir Sipahi paketi  dört adet Gelincik veya iki adet Yenice kutusu değerindeydi.  Metal sigara tabakası şeklinde üstten kapaklı olan bu sigara paketleri sert kartondan yapılırdı ve kolay kolay ezilmezdi.   Hatta, kesesi müsait olmayan (ama hava atmaya meraklı) bazı tipler,  Köylü, Asker, Bafra gibi kağıt ambalajlı, ucuz  sigaraları buldukları boş bir Sipahi paketine yerleştirerek ceplerinde taşırlardı. Tanımadıkları insanlar zaten kendilerinden sigara isteyemeyecekleri için yabancılara karşı  foyaları meydana çıkmazdı.  Tanıdık birisine sigara ikram etmek durumuna kaldıklarında ise “Yaa sabah bir paket Köylü aldım, kabı darmadağın oldu, ben de buna doldurdum” diyerek zevahiri kurtarmaya çalışırlardı.
Gelincik
-       Sen gaç dene duttun lan?  dedi  bizim meşhur Malak Macit.
-       Üç tane!   dedim böbürlenerek.
-       Ben de tutacaadım da, tam çekerkene iki denesi gaçtı.  İyi dutmuşun ha lan, üç denesi de cebingde mi hinci?
-       Heye, gösteriim mi? diyerek ceplerime yerleştirdiğim üç Yenice paketini çıkartıyordum ki kan kardeşim Salih’in küçük kardeşi kıvırcık Hanifi üst üste koymuş olduğu elindeki dört Gelincik paketini bize uzatarak,
-       Bende döyt tane vay!  dedi.
Yine günün şampiyonu olamamıştım.  Zamanı mıydı yani, nereden çıkıp gelmişti şimdi bu velet? 
-       Hani lan, hani?  dedi Macit, meraklı meraklı…
-       İştee, dedi Hanifi ve elindeki dört sigara paketini birer birer yere koydu. 
Hepsini dikkatlice açan Macit;
-       Hem bunnar gocuman gocuman lan?  Nerde duttun lan bunnarı?
-       Poytakal bahçesinin kenayında, çoook vay çoook!
-       Hadi gidek biz de dutak, dedi Malak. 
Az tutabilmiş olmanın can sıkkınlığı ile;
-       Geç oldu artık, eve gidek.  İstersen yarın gidip tutarık, dedim.
-       E, damam o vakıt, bunnarı salak gitsing mi?
-       Hepsini salalım, dedim, onlar yollarını bulur yuvalarına giderler.
Cebimizden çıkarttıklarımızla beraber yerdeki sigara paketlerinin de kapaklarını dikkatlice açtık ve ters çevirip birer birer yere çırptık.  Aralarında paketten düşmemek için direnen birkaç tanesi olduysa da sonuçta sekiz akrep yere düşmüş ve üst üste kümelenmişti.    Önce kımıl kımıl birbirinden çözüldüler, sonra yavaş yavaş değişik istikametlere doğru yürümeye başladılar.
-       Geşkem yuvalarına yakın bıragaydık, dedi Macit, bunnar gece deliklerine gidene gader belkim de yolda gediler yir!
-       Kedi akrebi yiyemez lan, bi sokarsa kediyi hemen öldürür allama!  Bende de beş paket var, bunları da açak hadi.
Kankardeşim Salih’in geldiğini fark etmemiştik.  Meğer o da akrep avındaymış ve tam beş tane tutmuş o gün!  Yani tutmuş olduğum üç akreple benim günün şampiyonu  olabilmem zaten hayalmiş!
O zamanlar balmumu en çok köşkerler (ayakkabı tamircileri) ve deri işleri yapanlar tarafından kullanılırdı.  Dikiş için kullanacakları pamuk ipliğini, hem sertleşmesi  hem de kayganlaşması için,  balmumu ile sıvarlardı.  Biz ise balmumunu akrep ve örümcek tutmak  için kullanırdık.  Nasıl mı? Anlatayım, önce bir kulaç kadar uzunlukta kalınca bir ip bulacaksınız.  Sonra, ağınızda çiğneyerek (veya  bir şekilde ısıtarak) yumuşattığınız kulle (bilye) kadar bir bal mumu topunu   ipin bir ucunda, parmaklarınız arasında iple beraber yuvarlayıp uzunca bir yağmur damlası şekline getirip ipe yapıştıracaksınız.    Hepsi bu kadar, akrep oltanız tamam!
Örümcek yuvaları ile akrep yuvaları birbirine benzer.  Deliklere bakan acemi birisi hangisinin akrep hangisinin örümcek yuvası olduğunu bir bakışta söyleyemez.  Aslında aralarında iki belirgin fark vardır. Örümcek delikleri toprağın içerisine dikine doğru inerken akrep delikleri yuvaya biraz eğimli gider.  Bir de örümcek yuvalarının girişinde belli belirsiz bir beyazlık olur, ki bu da örümcek salgısının delik ağzına bulaşmasından kaynaklanır.  Bunları bilmeyen acemi yarışmacılar çoğu zaman akrep  yerine örümcek tutarlardı (ki örümcek tutmak çok daha kolaydır) ve yaptıkları bu yanlışlık yüzünden çocuklar arasında maskara olurlardı.
O yaşlarda  yarışma amaçlı yaptığımız akrep tutma oyunu aslında bir yarışma olduğu kadar bir cesaret gösterisiydi de.  Akrep tutmaya fazla meraklı değildim ama “korkak” damgası yememek için her yarışmaya ben de katılırdım.  Akşam bir araya gelip tutulan akrepler sayıldığında bir adet bile akrep tutmuş olmak yeterli cesarete sahip olmak demekti.  Genelde, bizden birkaç yaş büyük olan Özdemir en fazla akrebi tutar ve birinci olurdu.  Bir defasında tam dokuz akrep tutmuştu.  Zaten bu rekor hiçbir zaman da kırılamadı.  Fazla akrep tutabilmek için, “acaba dışarıya çıkar mı” diye, akrep yuvasını su ile doldurmak gibi bir hileye baş vurduğumuz da oldu ama akrebin su altında uzun süre yaşayabilme özelliği bizim çabalarımızı boşa çıkardı.  Yani, bu işin hilesi hurdası olmuyordu ve balmumlu ipten başka seçeneğimiz yoktu.  Üstelik bir delikte sadece bir akrep yaşadığından, bir defada iki akrep tutma gibi bir şansa da sahip değildik.
O yıllarda Adana barajı yeni yapılıyordu ve henüz ovaya su verilmemişti.  Bu nedenle, ovada buharlaşma az olduğundan, yaz aylarında hava şimdi olduğu kadar nemli olmazdı.  Yaz aylarının “uçan kuşu düşüren” Adana sıcağı ile kupkuru havanın bir araya gelmesi  memleketi çöle çevirirdi.  Bu nedenle de, yerleşim yerleri henüz seyrek olan şehrin göbeğinde bile, çöl iklimini seven akrebe bolca rastlamak mümkün olurdu. Böcekle beslenen akrepler yuvalarından genellikle gece çıktıkları için gündüz pek tehlike arz etmezlerdi ama gece dikkatli olmakta fayda vardı, çünkü yiyecek bulamadıklarında evlere de girerlerdi.  Yatak altları, taş altları, kuytu köşeler, ayakkabı ve terlik içleri yuvalarından sonra en sevdikleri yerlerdi saklanmak için.
Bir keresinde, Özdemir  yakaladığı iri bir akrebin intihar edişini seyretmek için hayvanın çevresine ispirto döküp halka şeklinde bir ateş yakmıştı ama zavallı akrep kendi kendisini sokarak zehirlememiş, resmen kavrulup ölmüştü.   (Akreplerin intihar amacı ile iğnelerini kafalarına saplayıp kendilerini zehirlemelerinin sadece bir söylenti olduğunu ve kendi zehirlerine zaten bağışıklıkları olması nedeni ile böyle bir şeyin mümkün olmadığını nice sonra öğrenecektik).   Akrebin yanarak ölmesine gerçekten çok üzülmüştük.  Sivrisinek hariç, hiçbir hayvanı öldürmezdik. Elimize aldığımız bir çubukla börtü böcekle, kertenkele yavruları ile, kurbağalar ile biraz oynar, sonra salıverirdik onları.  Buna akrepler de dahildi.  Onları serbest bırakmamızın nedeni sadece hayvan severlik duygusu değildi tabii.  Öldürerek kökünü kurutursak,  yarışma için tutacak akrebi sonra nereden bulacaktık? 
Bir elimizde ucu mumlu ip, diğerinde ince esnek bir çubukla orası senin burası benim diyerek bahçe kenarlarında, orada-burada akrep deliği arardık.  Örümcek tutmayı bir maharet saymasak da, akrep bulamadığımız günlerde vakit geçirmek amacıyla örümcek de tuttuğumuz olurdu. Ama “ bak ben örümcek olduğunu bilerek tutuyorum ha” manasına,
-       Ben böbü tutacam!   beyanında bulunurduk tutmadan önce, ki sonradan gülünç duruma düşmeyelim diye.
Elimizdeki çubuğu akrep yuvasına hiç sokmazdık, zira çubuk hayvana zarar verebilirdi.  İpin mumlu ucunu yuvadan içeriye döndüre döndüre indirirdik.  Arada bir ipi gergin hale getirip ipin ucundaki balmumuna bir dokunma olup olmadığını hissetmeye çalışırdık. Küçük bir titreşim hissedince de ipi aşağı yukarı oynatarak akrebi kızdırırdık.  Sonuçta kıskacını balmumuna  geçiren akrep muma yapışan kıskacını  kolay kolay kurtaramaz  ve böylece yavaş yavaş delikten dışarıya çekilirdi.  Önceden  kapağı açılmış olan  bir sigara paketinin içerisine yerleştirilen akrebin kafasına  bir çubuğun ucu ile bastırılır ve böylece akrep balmumlu ipten kurtarılırdı.  Akrep çubukla basılı haldeyken sigara kutusunun kapağını hemen kapatmak gerekirdi, yoksa  kutudan çıkar ve  sağa-sola saldırırdı.  Dışarıya kaçan akrebi tekrar kutuya koymak da pek de kolay olmazdı hani.
Mahallemizdeki portakal bahçesinin sahibi, bahçenin ana yol tarafındaki yarısında dikili olan tüm ağaçları kestirmiş, bahçenin o bölümünü arsa haline getirmişti ve kafasına göre parselleyip parselleyip satıyordu.  Satılan yerlere birer birer evler yapılmaya başlanmıştı ama daha bir sürü arsa boş duruyordu ve  bu boş arsalar da bize oyun sahası olarak hizmet veriyordu.  Yarısı arsa olarak satılmaya başladığından, bahçenin halen ağaçlı kalan kısmı da gözden çıkartılmış gibiydi ve oraya da girip serbestçe Tarzancılık, kovboyculuk gibi oyunlar oynuyorduk.  Taa ki bahçenin bir kenarına köşker Mustafa emmi yerleşene kadar.
Köşker Mustafa’yı mahalleye geldiği güne kadar tanıyan, bilen hiç kimse yoktu.  Bir gün sabah erkenden bir yaylı at arabası ile gelmiş, bahçenin kenarındaki bekçi kulübesine yerleşivermişti. O zamanlar polise yardımcı olan mahalle bekçileri vardı. Geceleri uzun uzun düdük çalarak varlıklarını belli ederler ve vukuat olduğunda  da daha kısa ve tiz düdük sesleri ile birbirlerini yardıma çağırırlardı.  Bekçi Süleyman amca mahalleye yeni gelen Köşker Mustafa’yı çoktan ifadeye çekmiş ve onun kimliği hakkında mahalleliye bilgi vermişti.  Niğdeli olan bu köşker, portakal bahçesinin sahibi Yusuf amcanın asker arkadaşıymış.  Niğde’deki karısı ve çocukları ile kavga edip evini terk etmiş ve Adana’ya gelmiş.  Haliyle Adana’daki tek tanıdığı olan asker arkadaşından yardım istemiş ve onun bahçesindeki bekçi kulübesine mitili atmış.   Tek gıcık aldığı ve korktuğu hayvan akrep olduğu için de tahta ranzasının ayaklarını su dolu tenekelerin içine  daldırıp öyle yatıyormuş.  Buraya kadar iyiydi de, bahçeye sığıntı olarak yerleşen köşker Mustafa kısa bir zaman sonra tüm bahçeyi satın almış gibi davranmaya başlamıştı ve kendisinin orada olduğu saatlerde hiçbirimizi bahçeye bırakmaz olmuştu.  Kısacası, en iyi oyun alanlarımızdan birisini kaybetmiştik.
Kıvırcık saçlarına tek tük aklar düşmeye başlamış olan Mustafa henüz ellili yaşlara varmamış gibi gösteriyordu.  Tıknaz bedenini bir sağa bir sola yatırarak sallana sallana yürür  ve arada bir  durup “Gunduraa taamiiir ettirennnngggg” diye bağırırdı.  Mahalleye gelişinin üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen mahalleli ile hiçbir iletişim kurmamıştı ve sadece kendi dünyasında yaşıyordu.  Öğleye kadar gezdiği diğer mahallelerden topladığı eski ayakkabıları öğlenden sonraları kulübesinin önüne kurduğu seyyar tezgahında tamir eder, onları güzelce boyar ve ertesi gün  sahiplerine dağıtırdı.  Bu nedenle, biz Tarzancılık bahçemize ancak onun dışarıda olduğu sabah saatlerinde girebiliyorduk.  Kendisini çalışırken seyretmek için ne zaman kulübesine yaklaşsak, her zaman asık olan suratın daha da asar,   “Defolun buradan lan, hadi evinize, yallah!” diye bağırır ve sanki bize eliyle bir şey fırlatacakmış gibi bir hareket yapardı.  Yani, ne o bizi sevebildi ne de biz onu. 
-       Yağın akğep tutacacaaz, bütün çocuklağ sabahtan gelsin!  dedi, “r” harfleri   özürlüsü Özdemir. 
Yaşı bizden biraz büyük olduğu halde mahallede “abi” demeyip adı ile hitap ettiğimiz tek çocuk Özdemir idi.  Belki arkadaş olacak akranı olmadığı için “abi” olmak istememiş ve böylece bizim yaş gurubumuza katılmıştı veya çocuksu yüzü ona “abi” dememize engeldi.  Her ne ise ne….
-       Akrep tutmaca yarışı mı var?  dedim.
-       He ya vağ.  En çok tutana bir fığındak mükafatı da vağ!  Heğ tutana da heğ akğep için beş kulle veğecem!
Ertesi sabah ellerimizde çifter çifter mumlu iplerle dağıldık boş arsalara.    İşin ucunda gıcır gıcır bir fırındak (topaç) vardı, boru mu?  Herkes canla başla akrep peşinde tabiatıyla…
-       Aha lan, bi dene duttum!  diye bağırdı Malak.  Her zaman akşama kadar bir akrebi zor tutan Macit bu defa bizden önce siftahı yapmıştı ve bize göstere göstere akrebini Sipahi kutusuna yerleştiriyordu.  Babası bakkal olan  Sipahi kutusunu daha kolay bulurdu tabii ki!   Neyse, bende yine beş Yenice kutusu vardı, ki bu da önemli bir şeydi.  Diğerleri ise hep Gelincik kutusuna talim ediyorlardı.
-       Onu ben önce gördüm, başka yere git!  dedi Salih, yanındaki Rıfat’a, parmağı ile bir akrep deliğini göstererek.
-       Niye lan, orası babanın malı mı?  diye karşılık verdi Rıfat ama fazla da üstelemedi ve başka bir delik bulmak üzere yere baka baka yürüdü.
Akşama kadar  toplam onsekiz tane akrep tutabilmiştik.  Büyük ödül olan fırındağı Malak Macit aldı, acemi şansı işte!  Bizler de tuttuğumuz akrep sayısına göre kullelerimizi aldık.   Özdemir sözünde durmuştu durmasına ama akrepleri salıvermemize izin vermiyordu.   “Onlağ bu gece bende duğacak!” dedi.  Patron oydu artık, itiraz edecek halimiz yoktu ama en küçüğümüz kıvırcık Hanifi dayanamadı;
-       Akrepleyi yakacan mı? 
-       Yok valla, ben hepsini gece kendim bığakacam.
-       E, sigaya kutulayı?
-       Sabah hepsini geği veğecem, söz.
Pek bir şey anlamamıştık  ama yapacak fazla bir şey olmadığı için evlerimize dağıldık.  Ertesi sabah kahvaltımı etmiş pencereden dışarı bakıyordum.  Yolun kenarında Rıfat Salih’i karşısına almış heyecanlı heyecanlı ona bir şeyler anlatıyordu.  Uzakta oldukları için hiçbirşey duyamıyordum ama anlattığının önemli bir konu olduğu belliydi.  Dayanamayıp evden fırladım ve yanlarına gittim.  Meğerse köşker Mustafa tası tarağı toplamış gidiyormuş!  Yani, Tarzancılık bahçemize yeniden kavuşuyormuşuz!
Bu haberi duyan beş-altı kadar çocuk soluğu Mustafa’nın evinin önünde aldık.  Oraya geldiğimizde adam bir yandan kiraladığı yaylıya eşyalarının yüklenişini seyrediyor  bir yandan da kendi kendine küfürler savuruyordu.   Yükleme bitip de araba hareket edince bize döndü:
-        Alın bahçenizi başınıza çalın!  Kına yakarsınız artık!  diye bağırdı.
 Sonradan öğrendik; iki gün öncesi öğleden sonra çıkan rüzgardan faydalanmak isteyen Özdemir  kuş (yani uçurtma) uçurmak istemiş ama daha kuşu dikemeden (yükseğe kaldıramadan) Köşker Mustafa’nın kulübesinin damına düşürmüş.  Mustafa’dır bu, çocuğa kuşunu geri vermek yerine parçalayıp atmış.  Buna içerleyen Özdemir de intikam için onun en korktuğu hayvanı silah olarak kullanmayı planlamış ve bu nedenle o gün  bize ödül vaat ederek akrep tutturmuş.  Akrepleri bizden aldığı akşamın gecesi, adam yatmak için içeriye girdikten sonra, onsekiz akrebin hepsini birden kulübe kapısının önüne dökmüş.   Haliyle gece birkaç tanesi içeriye girmiş olmalı ki, sabah uyandığında adamcağız kendisini barakadan dışarıya zor atmış.  Korkudan tekrar içeriye giremediğinden dolayı da hemen gidip bir arabacı ile anlaşmış.  Bu nedenle olsa gerek, bütün eşyaları arabacı teker teker açıp çırpıyor ve arabaya yerleştiriyordu.   Taşınma işlemini uzaktan seyreden köşker Mustafa’yı  bir daha mahallede hiç gören olmadı ve Özdemir’in bu akrep komplosu da biz çocuklar arasında bir sır olarak kaldı. Hiçbirimiz boşboğazlık edip bu olayı büyüklerimize anlatmadık, zira akrepleri biz tutmuştuk ve adamı sokup öldürselerdi hepimiz katil sayılacaktık!
Sizin cebinizde akrep mi var?
Efendim?  Duyamadım?
Adil Karcı
Akrep-3